14 Ekim 2009 Çarşamba

Babam


sensiz kalmaktan böylesi korkuyormuşum meğersem!
belki de hep var olacağını düşündüğümden hiç yaşamamışım bu korkuyu.

evlerden terliksiz, kapı pencere öyle açık çıkıp da bir ambulansa atlayıp paldır küldür hastane de almak soluğu..
bitmeyen serumlar ve oksijen takviyesi..

uyurken, uyuyabildiğin o kısa anlar- nefes alışını kontrol etmek nöbetleşe, annemle..
gözlerini görmesem daha az ağlarım diye düşünmek saçmalığı..

şimdi aklıma sana telefon almaya gideceğimiz gün, masama bıraktığın not geldi.
'' uyandığında ara, öğretmenevine gidiyorum, bana telefon bakmaya gidelim. baban''.
aslında 'bakkala gidiyorum' gibi basit bir not işte ama nedense gözyaşlarına boğmuştu beni, şimdiki gibi.


daha iyi bir iletişimimiz olsaydı da neler hisseetiğini kısa cümlelerinden çıkartmak zorunda kalmasaydım.
yani benim anladığımı değil de direk senin anlattığını, senin cümlelerinle yazabilseydim.
lakin genele baktığında çok başarılı bir baba-kız olamadık. sana bu kadar benzemesem, belki iletişimimiz daha iyi olabilirdi.
öyle çok canımızı yaktık ki, öyle çok ağladık ve incittik ki..
uzaktan sevmelerimiz, senin sevgini gösterememe halin de bile çok esaslı oldu; birbirimize hasret kaldık..

'an'lar önemlidir, ayrıntılar orada olur hani ya, bizim 'an'larımız zamanlarımıza göre paha biçilmezdi.
bencilliğimiz kendimizi çok sevmekten değil, daha az zarar vermekten, bilirim.
dahil etmek; insalcıllıktan, annemin deyimiyle ''yedi kralla barışık olmak''tan ama hep kazık yiyerek sonunda.


papatyaları almasaydım da, ilk uçakla, o ilk gün gelseydim yanına 'sakın gelme, gelmeyeceksin' demene karşın.
sözünü gene dinlemeseydim de.

keşke içerdiğinden değil, belki o zaman kader başka işlerdi diye istiyorum bunları..
keşkeye düşersek, ilk söyleyeceğim: bu kadar içine atmasaydın ne olurdu?

keşkeleri sevmezsin sen!

annen ya da baban olabilmek istedim,
seninle 50 sene geçirmiş olmanın, senin çocukluğunu, başarını ve başarısızlıklarını görmenin ne tatlı olduğunu düşünerek.

bıyıklı sakallı halini özledim.
göbeğin olsa da yatsam..
çok ağırsın diye söylenerek, kaldırsan beni, buna gücün olsa..

bir daha seni saçlı, sakllı bıyıklı ya da göbekli göremeyebilirim. bu ihtimalin çok yakın olmasıyla her şey çok gerçek.
yoksa bir arabada çarpabilir insana evet!
böyle olması çok yakın, kabullenememek, bire bin düşünmek bundan.


kabullenemesem de 'umut, umut, umut varsın, oradasın' desem de,
günden güne safi bir çift göz kalışını seyretmek, hiçbir şeye, hiç kimseye bir değer katmıyor, bir anlam yüklemiyor..

bak, artık bir sahil kasabasındayız!
senelerdir hayalini kurduğumuz yer, ev..
birlikteyiz! sen, ben ve annem..

ağlarımız ve teknemiz de hazır, neden balığa gitmiyoruz?

bisikletlerimiz hazır, selesi yenilendi, zinciri yağlandı, sepet bile taktırdım önüne, neden kapışmıyoruz?

çatıya mangalı çıkardım, fava bile yaptım. annem patlıcan da közlemiş; geliyor musun?

sabah kimsecikler yokken, girelim hadi denize, uyan artık!

benimle kal, bizimle kal.
ölme, ne olur, ne olur!


---------------------------------------------------

demiştim 17 eylül'de, uykusuzluğun ikinci sabaha vardığı günde. olmasından çok korktuğum için söyleyememiştim bir cümlesini bile kimseye..
16 gün sonra yanımızdan planladığın, lakin bizim için çok plansız olarak ayrılcağını hiçbirimiz bilemezdik.

Bilseydik ne olacaktı?

hiçbir hisse karşılık değil bu. hiçlik değil, hissizlik hiç değil.
sadece her şeyin ne denli değersiz olduğu hakikati.

telefonu bile sevdim. tuşlarında parmak izlerin var.
fotoğraflar bu denli incitir miydi? yattığın yastıkları ne yapayım?

nefes alışımı zorlaştırıp, kalbimi deli gibi çarptıransa; bir daha asla sesini duyup, sana dokunamayacağım olması.
ölüm: hep erkendir. ama insan asla alıştıramıyormuş kendini. nefesinle, hep umudum varmış.


tek dileğim, ruhun artık sende değilken suratındaki gülümseme gibi şimdi de beni görüp, annemi görüp yine bize gülümsüyor olman, ağlarken ben, her ağlayışımdaki gibi pek çok kızıyor olman.

tek avuntum, artık acıların senle değil.

tek halinle hep gözlerimin önündesin şimdi: -böyle bir fotoğraf yok lakin olsa böyle olurdu-
elinden tuttuğum, sıkı tutmuyorsun diye kızdığım, çok uzun yollar yürüdüğümüz ve bir yandan yukarıya, sana bakarken ve sen de bana, beyaz külotlu çoraplı, iki melikli, süt dişli kızınım.

oradayım, sen de..
oradasın. buradasın.
hiçbiri! bendesin.
babamsın!

29 Eylül 2009 Salı

Deliliğe Ramak Kala


kolum ağrıdı, sardım, geçti.
bak gene geldin o meşhur dükkana.
dönüp dolaşıp, hem de hiç pişmansız.

yaşamak ne büyük zenginlik, beş kuruşsuz zenginlik!!

insan olabilmek, pahabiçilmez, insan oldum diyebilene.

''ne yapacağım?'' derdine düştüm düşeceğim. düşme.
düşmemeli!

-meli, -malı çulsuz avuntusu, burjuva gereği.
yani onla kuruluyor en büyük umut cümlesi, bir yanda ihtişamın 'gerek'liliği ve kandırmışlar bizi
-ecek, -acak la.
oysa epitopu, yaşayıp yaşayamaycağımız belirsiz bir gel-ecek zaman cümlesi.

geçmişi yitik olanların, bir de şimdinin memnuniyetsizliğinde,gelecekten medet ummanın umutsuzluğu.. aslında ani ve bilmeden geliyor mutsuzluk.


bilmediğim şeyleri öğretme zamanı sonsuz değilmiş ve ne çok öğrenceğim şey varmış..

elmacık kemiğinin ismi ne idi? dokuz numaralı diş hagisi idi?

o dişim çürüdü benim.haberin olmadan çürüdü; haberim!

---haberler---



bültenlerde geçeceğim bugün, izle, gör o elmacık kemiklerimi.

saçlarım tülenmişse (elektriklenmişse), iyi olmamdır, o bütün olanlar..
ha dersen ne bu hal? kaçkınlığım, keçilerdendir.

'uçuk kaçık'ın uçuğu korkudan, kaçığı delilikten.
kötü şey değildir delilik, bilirsin ki akılsız olmaya yeğlenir kimi zaman; zarar boyutunda tehlike çapında.
inanma onlara, hep yakın ol.
kopmaz bir ip gibi bağlan ve felsefen olsun: ' deliliğe ramak kala'!


--28 temmuz 2009--



22 Temmuz 2009 Çarşamba

Hayat Güzelmiş


''umurumda değil zaman'' şarkısıdır.

neyin akıp gittiği..

gemilerin geçmesi, nar ağacının çiçek açması,
sümbül kokusu,
simitçinin tepsisini deviren zabıta,
cık, değil umurumda...

kavunun kokulu olması, sütle birlikte güzel gittiği,
rakının vazgeçilmezi olduğu..

ezine peynirini ezine'den almanın keyfini,
sanki tadı daha bir güzelmiş gibi gelmesi..

zeus altarı, hasan boğuldu,
kaz dağları'ndaki bir zeytin tarlası,
cık, değil umurumda.

sineye, 'ben'in ettikleri,
bağıra basılan,
yok yere asılan fikr-i hülyalar değil umurda..

martılı vapur konak'tan kalkmıyormuş artık,
boyozun tadı bozulmuş pasaport'ta,
küçükpark'ta kafemiz kapanmış,
değil umurumda.

umur diye bir erkek ismi var mesela,
bilir misiniz?

miş,muşlarla;
falan filan..

utanmadan..

19 Temmuz 2009 Pazar

Gelme Artık Neye Yarar / Düğüm


aralığın son günleri. 
nasılım? bilmiyorum. 
yaşıyorum.. 
çoşkulu bir yaşamak değil bu, biliyorum. 
onun adı geçince doluyor gözlerim.. 
yaşadıklarımın bir gerçek olduğuna inandırıyorum kendimi sanırım. 
çünkü olanlar, o her şeyiyle yaşananların gerçekdışı olduğunu gösterir gibi karşımda. 
şu an nöbette, öyle demişti, bayramın 2. günü. 
beni düşünüyor o da şimdi, biliyorum. 
'keşke'li cümleler kuruyor, hissediyorum. 
dünyayı kurtaracak gücümüze ne oldu? 
bak, bir cevapsız soru daha. 

bir kaç gün sonra o pek de alışmadığım yaşamıma geri döneceğim, boğazımı sıkan bir kazak gibi bu fikir. 
bu eve bile alışkanlığım daha fazlaymış meğersem, bunu gördüm. 
istanbul'a, evim diyemediğim eve ve çalıştığım işe hiç alışmamışım bunu anlıyorum. 
bir kalkandan ibaret olan güçlü imajım az daha aşka bulaşmazsam çizilecek.. 
silikleşen 'ben'den ibaret geriye hiçbir şey kalmaması sonu, canımı sıkıyor. 

akçay'a gitme istediği nüksetti içimde. acıyı istiyorum ben, biliyorum. ne canımı acıtıyorsa o'na! 
anca böyle aklayacağım kendimi. temizlenmek ya da temize çıkmak değil de benliğimi bulmak.. kiriyle, pasıyla tam 'ben'i bulma adına.. 
'sil baştan'ı -ne filmmiş o öyle!- istedim dün.. 
sana dair tüm ne varsa.. sen ve senle ilgili her şey'e sil baştan! 
bu bana gene acı verecektir, belki de ondan! 

sen, benden gittiğin andan itibaren an be an kirleniyorum.. 
sen, bir çamaşır suyu, bir kokulu yumuşatıcı, bir sabun, bir kir geçirmez kıyafetmişsin. 
sen bir su imişsin; susuz yaşanmaz ya,su her şeyi temizler ya! 
sözlerin omuzlarımı üşüten bir rüzgar ve aynı zamanda kışın yolda bir süre yüründükten sonra girilen ılık dört duvarmış. 
boynumu koruyan bir atkı, kafama geçirdiğim bere, senden sonra elimi en sıcak tutan bir eldiven.. 
haticeye bakmıyor hayat; 
sonuç: yoksun! 

orada bir yerde biri için - kendin için - varsın, ya ben? ya her şeyin? 
yakışmıyorum kimseye.. yakıştırsam da bir eğretilik neden var hep? 
30 yaşına gelip de boğazımdaki düğüm olmanı istemiyorum. bir sene sonra hala içimdeki bir boşluk olarak kalmanı istemiyorum. 
babam oldun, oğlumdun, sevdiğim, göz yaşlarım oldun, dudaklarımın değdiğiydi, ellerimin yoklamadan bulduğu ten, sen; 
sırdaşım, dürüstlüğüm, yargım, yargısızlığım, tüm insani değerlerim, hümanist yanım, hür vicadanım; söyle! 
okula gidiş, eve dönüş yolunda karşılaşmak istediğin yüz müyüm ben? 
-meli, -malılarda ki sınırlaştırdığın, sıradanlaştırdığın ben hani.. 

bir karşılaşma anı gösterir yüzümüzü birbirimize ancak, duygularımız bin kez yüzleşirken her gece.. 
'daha iyi olabilirdi, evek.' deriz birbirimize kahvelerimizi yudumlarken.. 
mesele bu değil ki! 

büyük bir yalan söylemişiz birbirimize.. 
birbirimizsiz, hayat akmaz sanmışız çünkü.. 
bak, aynı şehirde görüşmeyeli 5 ay olmuş da geçiyor bile. 
hayat nasıl da akıyormuş değil mi? 
nefes almak yaşamaksa, gülmek, ağlamak yaşamaksa, su içmek, günaydın demek yaşamaksa; 
yaşıyoruz.. 

şimdi, kopan uçlar bir araya gelir,hem bağlanır da amma; 
ya düğüm? 

düğüm bozar bizi.. düğüm, engeller koyar, aşmaya gücümüzün olamayacağı engeller.. 
yoğunluktan, dar vakitlerde değer saçlarım sana, bu yaramaz bize.. 

hasretlik bitmeden nasıl sıkılır insan birbirinden? 
dertler ağır basar, bir buket papatya alır tüm dertleri sanırsın.. 

ne demiştim? evet, ya düğüm?

balıkesir/aralık 2008.

fotoğraf: izmir fuar / 30.12.2007

06 Temmuz 2009 Pazartesi

Elinde Kalan


bizden giden, çalınan ve öylece bıraktığımız sanılan her şeyden sonra kalanlardır, her şeyiyle..

gidene de kalana da..
umrumuzda olanlara, umursamadıklarımıza..
ve elinde kalan..

ne kadar yaşadığınla yoktur alakası.
nasıl yaşadığına bakar; elinde kalan..

yalnız suratlar, gölgenle kesişen gölgeler, her duyduğunda birini hatırlatan bir koku ya da hep bir sahneyi hatırlatan bir şarkıdır bazen.

bezemişsin, inci gibi dizmişsin; ne farkeder ki? hepsi bir değil mi? elinde kalan ne şimdi? yalnızlığın adı basit, çeken bilir!

geldim, gidiyorum değil de şöyle bir soluklandığında geriye bakıp, elini alnına gölge yaparak, güneş gelmiş de yüzünü buruşturmuşsun gibi bakınca görüyorsun işte elinde kalanı.

biriktirdiklerin, saldıklarınla: elinde kalan..
onsuz yaşayamam, ölürüm dediğin zamanlar ve şimdi elinde kalan..
kuytu köşelerde saklanıp da gizlemeye çalıştığın ağlama nöbetlerin ve elinde kalan..
yuttukların ve yiyemediklerinle elinde kalan..

ayakta yolcu taşımaya başlayan kalbin, ellerinde taşıdığın, parmaklarına iz yapmış sevdiklerin, aklından bir türlü çıkmayan anılarla bir boş yer daha var demen ve elinde kalan.

''git'' demedim ki.. ''kal'' diye yalvarsan da boşa şimdi..

kapı ''tık'' etmesin, elimde kalan korkutuyor beni..
yalan söylemek güzelmiş, hem de en çok kendini kandırıyorken..

şimdi bırakın ''elimde kalan''la, yalnızlık ganimet olsun, kapıyı çekin usulca: gidin.

28 Haziran 2009 Pazar

Seni Sevmeme İzin Ver


bu zamanı tanı 'biz'e demektir.
her ne araya, her ne bir araya getirdiyse bizi buna inan demektir.

sen kader de buna, ben alın yazısı..
aynı şeyi farklı yolla dile getirme biçimini yaşayalım mesela.

sen yaşayış biçimi de, ben yaşama seçimi..

sonra öyle şeyler olalım ki, birliği savunup da, sen yokken benim, ben yokken senin yarım olmadığını kanıtlarcasına iki olalım mesela. böyle tam olalım biz. birliktelik adına her şeye tam olmak demiyor muyuz zaten aslında?

öyle bir şans tanı ki bana, saçını nasıl yaparsan, yüzün - o güzel yüzün- meydana çıkıyor bilebileyim.
öyle bir fırsat vereyim ki sana, hangi rengin bana yakışacağına karar verene kadar farklı renklerde görecek zamanın olsun beni.

seni unutmama izin vermeyecek bir zaman ver bana.
beni silmemeni sağlayacak bir zaman.

şükredecek o gülüş anları,
iyi ki lerle bezeli dizeler.

seni bana, beni sana kavuşturacak adresler,
beni senden, seni benden soracak insanlar..

aşk hoyrat olmaza inat öyle sıkı sar, biraz daha sarılırsan içiçe geçecek gibi kemiklerimiz.
aşk incelik istere destek olarak öyle öp ki bir kuş tüyü konarcasına bir yere.

olalım çok garip adamların baş dönmesi ve başımız dönsün birbirimizden.

sevdiğim, feleğim birbirimizden başımızın döneceği kadar mutlu olacak zaman verelim
ve korkmayalım mutlu olmaktan. bu mutluluk bize batsa da zaman zaman, bilelim
bu izin bizim her fenalıktan uzaklaşacağımız yahut her fenalığı bu sefer birlikte yaşayacağımız son çıkışımız, vizemiz, dönüşsüz çift kişilik biletimiz.

sen,
seni sev, ben zaten çok seviyorum.

24 Haziran 2009 Çarşamba

Bir Özleyenin Satırları III


hafızam bazı şeyleri daha derinlere atıyormuş.
hemen hatırlanmayacak lakin asla unutulmayacak bir derinlik bu.
deşmen gerekmiyor, bi' an yeter.

böyle bir bir aklıma gelen şeylerle hayrete düştüm, bir öğleden sonra cinneti gibiydi.
sıcak bir yal esti. hiç böylesine sıcak esmemişti.

değirmenler çaldı önce.
senin mutfaktan sesin gelir gibi çaldı. eşlik ediyormuşsun gibi gene.
doğum günüm oldu sonra, yeşil elbisem, boncuktan bir kuş vardı masa da, damla çikolatalı bir pasta, kuma saplanmış meşaleler, denizin en mavi çarşafı..
kapışalım mı?

sonra üç güzel sabaha uyandım.
kış ne de sıcakmış böyle, o sahile yakın evden sahil gözükmese de..
o evin kokusu ne de sen. saçların ne de güzel.
aşktandır!!


sokağın tavanı gökyüzü idi her zaman.
ben kendi ismimde bile böylesine mavi bir gökyüzü görmedim hiç.
sokak ne de biz idik.
bize bak, gördüğün biz değiliz..
dur, gitmeyenindir. senin değil..


özlemler solukla geliyor. bir solukta yaşanmaktan. hızlı olması değil, heyecan, o heyecan.
alıp seni yerlere çarpan, kaldırımlarda oturtan, -yazın o taşların sıcaklığı-, olduğun yere yığılıverme hissi..
görüp de koşarak sarılma hissiyatını, onu gördüğünde, durduğun yere saplamak gibi bu özlem.

apansızın karşılaşıp ya da zaman zaman yolun farklı, karşı karşıya olan iki kaldırımından geçmek gibi..
yakaladıklarımız, rastlantılarımız ve hiç karşılaşmadıklarımız.
bizim anılarımız.
özlemlerin adresi, özlemlerimizin adı, soyadı, göbek adı, ana ve baba adı.
yedi ceddine de varır, iyi dönebilirsen o ana, yaşarken dışardan bakamadığın ana dışardan bakabilirsen.

özlemek, işte bundan banadır şimdi.

çok sahiplenmeye gerek yok!

öpüp de gideceklerdir.
çok sarılacaklardır.

giderken dönüp bir daha bakacaklardır.

fotoğraf için sevgili kuzenim özge erdim'e teşekkürler.