11 Aralık 2011 Pazar

"özledim" demek de az kalır ya..

bak bugün adile naşit vefat edeli 24 yıl olmuş..
şimdi olsan ve ben sana sorsam:
" ne kadar oldu adile naşit öleli yahu?" diye,
"dokuz - on sene falan oldu çok değil" dersin.
sen gideli iki yıl oldu; çok oldu baba, çok oldu.

14 Şubat 2011 Pazartesi

fikr-iye

hani her an bir şey olacakmış gibi heyecanlı bir his gelir ya bazen, hıçkırık gibi artık oldu bende.
iyi-kötü olarak ayırmak yanlış olur; sadece çok heyecanlanmak; hemen bir şey yapmak isteği, olmasını hızlandırmak ya da engellemek adına.
bilmem ki sıkıntıdan mıdır ya da boşluktan. aslında doluluğun içinde bir kuytucuk aramaktan yorulmuşken, tezatlık değil mi bu?
sonra büyük düzlük, rüzgarsız, engebesiz, saman rengi.

bir gün yaşlanacağımızın farkına vardım bugün. bilmek ile varmak arasında derin bir iz var. bir tek saçlarımızın beyazlaması, dizlerimizin tutmaması değil. yaşlanacağız işte.
neyden korkuyorum diye sormuştum geçende kendime: işte buldum!

inadına yaşamak var ama bilirim ki zor ve bilirim ki asılsız.

29 Ocak 2011 Cumartesi

...


mutluluk mu beni mutsuzlaştıran şey,
yoksa hep kendime dönüşler mi?

aşktan bir tecrübe edinilseydi,
bir daha körkütük sevilir miydi?

16 Aralık 2010 Perşembe

bla bla bla

bir dart yarışması alt tarafı, bir tatil köyünde oynanan; üç atışta en fazla puanı alana kokteyl.
hayat da böyle. güzel atışlar yaparsan, sunulan hoş şeyler oluyor ömrüne, ömrünce. olmuyorsa hayatın zaman zaman kekeliyor, düşüp orasını burasını yaralıyor. ağzına bir kalem sokup onla başlayan bir hayat imajsal olarak ziyandır yahut kabuk bağlayan bir diz ile en güzel elbisenin anlamı yok.
her şey çabucak eksiliyor da tastamam olması ne de zor öyle. tamamlamaya çalışmak uğruna tüketilen en güzel zamanlar. geri gelmeyecek olan, aslında yarım değil tam bir anı işte lakin o zaman görülemedi diye gidiyor küskünce, arkasına baka baka... bir daha ne söylersen söyle, barışmayacak seninle. kaybettin.

uykundan çalan telefonla sersemce kalkıp "alo" demişsin. arayan kim bakmamışsın bile. el yordamıyla bulduğun telefondan gelen ses: "sen mi aradın beni?". ses uzak insan, unutulmayacak ses.
her gizli numarandan arandığında aklına tek isim geliyorsa ve bundan rahatsız olunuyorsa iki taraf içinde pek huzursuz zamanlar yaşanıyor demektir. ama bilmez ki rahatsız olan taraf, aramak için gizli numaraya ihtiyaç yoktur.. aramak için nasıl bir bahaneye, bir olaya, bir insana gerek de yoksa...

garipsemem; zil zurna olunduğunda, giden sevgilinin aranmasını, aranma fikrinin defalarca akıldan geçilip yapılmamasını yahut. aranan kişinin yanında birinin yattığı fikri gelmez, mutlu olduğu akla gelmez çünkü. sen ve ondan ibaret bir dünya vardır o an sadece... sonra çok aptallıklar.


nefretlerin çoğalıp, amaçların azaldığı anlar oldukça kendimizi unuttuğumuz gerçeğini hiçbir şey silmiyor.
geri vermez hayat. istemek de yüzsüzlük değil ya! özlemek diye bir meret var dünyada! -olmasın.

ebemin örekesinde mutlu mesut yaşamak istiyorum.

19 Eylül 2010 Pazar

gece virajı

Bak hep böyle; kendine dönüşler, düşündükçe çıkmazlaşan fikirler.. Sonra uyuma isteği, uzunca kalkmama isteği. belki narkoz, belki bir nebze morfin. Sevgili, aile değil ki dert.tüm mesele, içimizdeki biz ve sevgimiz.

Sen sanır mısın ki bitecek; her daim başlangıçlar, mutsuz uyanılan sabahlar, akşamlar oldukça?
"Kimse beni anlamıyor" tribi değil bir ergenin. Bir genç kızın gizli defterinden alıntılar da değil.
Biraz rüya sadece. Bir adamla iki olabilmeyi becerebilme umudu. olmadıkça, aşka güvensizlik, varlığından şüphe ve inkarlar. Oysa aşk değil midir tüm yaşam gailesinde bizi, hiçe çevirip, aynı zamanda küçük dağları ben yarattım hissi veren?

Özlemlerimiz fizana yol, hasretlerimiz içinse fizandan daha uzak bir yer bulmak gerek.
Keşifler..

Mesela bazı anıları ne yaparsan yap; değiştiremezsin. Hani derler ya, en son ne yaptıysan -her nerde, hangi zamanda, kimle olursan ol- o yere gittiğinde tüm gidişlerinin içinde en sonuncusunu hatırlarsın. Öyle değil o. Ne, ne vakit sana öyle acı verdiyse onu hatırlıyorsun. Onun üstüne ne yaprsan yap, nerde olursan ol: o!

Seneler öncesinde, bir aşka takılmış, orada takılı kalmış, her hislendiğinde o'na geri dönen bir adamla hayatına devam etmek istiyorsan, şimdi, o adam, senin hayatında, hangi zamanda olur; geçmişin miş'lisi de, di'lisi de ondan çoktan geçmişken?

Acı vermeyen ama hatırda hep acı olarak bilinen bir yara vücudun neresindedir de geçmez böyle?
Vurulan kadehlere karşı, tokuşturulan niyetler neyedir, kimedir?
Geçmişi boş geçen bir zaman yaşanmış mıdır, anısı var mıdır, hatırda ne olarak kalır?
Sevgiler şimdidir, oldu ya, yarına bırakılmış da olabilir. Peki o vakit ne zaman gelir? O yarın hangi güne denk gelir? Çarşambanın çarşafa dolanması, perşembenin pullanması hikayesi mi yoksa hı?

Gelir gelmez, kalkar kalkmaz, 'sus'un hiç olmadı belki de 'pus'un nereden gelir? nereye gider?
Cesaretsizlik umutsuzluktandır. susup pusmalar da cesaretsizlikten.

Şimdi sorulamayanlar var. Her zaman soru sorulmadığından hani. Utanmak ne haya?!
Soru geniş zamanlıdır. Soruluğundan, sorumluluğundan, sorgudan, fikr-i soygunundan ve sorandan bir şey kaybettirmediğindendir. merak ne ala!

-"Dokunma! Yanarsın.."
+ " Avucunu son bir defa ağlamadan tutmak istiyorum"

Hepsi bu, hepsi işte.


*viraj-12 eylül.*

28 Temmuz 2010 Çarşamba

AH' a..

ister kız bana ya da bağır mesela olmadı gül, "yeter" de veya.. ben buna 'imkansızlığın çırpınması' diyorum.. sonra serumlar, turnikeler.. sen buna bir nevi "taciz" de, "saf" de bana, "yazık" de.
hem de ne yazık..

demişsin ya, "hislerine saygım var".. ama senin içinde bir aşk var..
inan bu kendi içimdekinden daha çok yakıyor canımı. ondan bir saygı duyamıyorum buna. huysuzlaşıyorum, nursuzlaşıyorum. imkansızın olsun istiyorum o içindekinin. bunu anlayınca yüzüme bakacaksın sanıyorum, bir nevi kendimle dalga geçiyorum.. oysa basit bakmam gerek; bazen romeolar, julietleri iplemiyor işte.

ah..

bir şey olması için falan değil; güzel cümlelerini "senin imkansızın"a kuramasan da sen, ben en azından kurayım; "benim imkansızım"a.

alıntılarla süsleyeyim.. edip cansever, ilhan berk, cemal süreya, bilge karasu ve necati cumalı okuyayım sana (en çok cansever ama), sonra kahvaltıya gel bana. farelere ateş atalım en fazla iki el; en çok canımız sıkıldığında ve yankısını duyalım o iki el sesin, ellerin..
olmadı tren seyredelim, trenlerin geçtiği bir yere yolculuk edelim, yoksa zor.
"güzel gözlerinin meyhanesi"nde iki duble bir şey içelim molada sonra devam edelim tren görmeye giden yolumuza.

bana tavsiyeler verme, beni avutma, sevmen de mühim değil ya, bak öyle; tek kelime etmesen de. sevginin derecesi yok, sevmek zaman da istemez ya, "çocuk" de bana. bir bahar gelsin sana ve gitmesin.. ne dersin? baharlar geçer, kışlar ve ilkyazlar da geçer.. bir yudum su tadıyla sonra bir nefes sigara.
soru sormuyorum, öyle bir monolog benimkisi. yazmasam çatlayacağım.

"vazgeç" diyorlar misal, nasıl vazgeçilir hiç başlamayan bir şeyden? bir şeyler yaşamak, hiç yaşayamamaktan çok daha acıdır. uktedir, meraktır, heyecandır, telaştır, kimbilir aşktır.
vazgeçtim desem de dilimin yalanıdır. mümkün kılmak ne mümkün..


---------------------------------------------

<<
çürük gözlerine bağışlanan ellerim,
yırtık dudaklarına bağışlanan şiirlerim,
darmadağın kadınların darmadağın ettiği erkekler gibi,
çok tehlikeli bir sırrı saklar gibi sevmiştim seni!

çok eskimiş bir aşkın hatırlanması,
sevgilinin resmi karşısında çocuksu bir iç kanaması,
aslında işin açıkcası,
rüzgarın fırtınaya dönüşmesi gibi,
fırtınanın camı çerçeveyi indirmesi gibi,
hayatına yönelik bombalı bir saldırı gibi,
geriye çekilirken herkesi öldürmek gibi sevmiştim seni.

----ruhum kan kaybederken, nasıl tutardım seni şimdi bir deniz gibi,
neticesi olmayan bir sebep gibi?
"ortalık yerde, durup dururken sevmiştim seni." -------

atlara kalırsa, çoktan kaybettik savaşı.
mızraklar kırıldı, kalkanlar delindi, ganimetler paylaşıldı,
kasaba meydanında birbirini dövmekten yorulan iki kovboy gibi,
bir tabancayla tetiği gibi,
bir tabancanın kabzasıyla ibiği gibi,
kendisinden farklı, kendisinden ayrı,
bir silah şarjöründe tanışan iki soğuk mermi gibi,
aynı bedene sıkılacak iki el kurşun gibi,
"katille kurban arasında o bir kaç saniyelik telaşla
sevmiştim seni..." >> K.İ

3 Haziran 2010 Perşembe

Keşke Sen Hiç Üzülmesen



tüm yaşamımız boyunca mutlu olmakken amaç; yaktığımız bir keşkeli cümle daha değildir onca şey arasında.

keşke eve uğrasaydım ya da keşke o son kadehi içmeseydim gibi değil bu.. şey gibi; tüm derdim yüzünün gülmesiyken ki doğal olarak da benim de yüzüm güler, salt buna dair bir çaba içindeyken bu çirkef kavgalarının ortasında birer iyi ki anı yaratabilmek için o çekip almaları bekleme halim, nedensiz gidişleri durdurabilme çabam. seyrediyorsam eğer olup biteni ve ses çıkaramıyorsam senin duruna, gene yanak ıslatanlarının mesaiye başlamasını seyretmek istemememdendir.

bir seçim, bir seçim daha derken, bir seçim daha benim yüzümden yapmaman içindir. seni sorulara ve tercihlere boğmak yerine sadece salınışını izlemek, kapı önü ayakkabıları gibi düzensiz, çalınmaya aday ve sadece bakkala giderken giyilen halini elimin tersiyle itmem değil, o halinle karşılaşmamam değil, o halinin olmasını istememem ve hiç var olmamasını istememdendir.


senin yüzüne gül demem çünkü yüzün, gül yüzündür. nüksettin.